Turnusol.Biz
Anasayfa
Toplumsal muhalefet
Politika
Ekonomi
Dünya
Gençlik
Kadın
Ekoloji
Yaşam kültürü
Tarih
Dünya solu
Katkıda bulunanlar
İktibas
Künye
İletişim

ETKİNLİK TAKVİMİ

AğuEylülEki
PaSaÇaPeCuCuPa
303112345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930123
45678910
12 Eylül 1980 Darbesi
Referandum yazıları
Kitaplık
>> DİĞER SAYFALARDA  >> UFUK URAS: ‘Hayır’da hayırsızlık var >> ERHAN BAĞCI: 133 aydınımız ‘hayır’ demiş! >> AHMET ASENA: Maddeler bahane, hedef AKP >>

Diğer Haberler

EDP: 55 yıl geçti, unutmuyoruz!
EDP: '55 yıl geçti, unutmuyoruz!...
6-7 Eylül: 'Bir daha asla!'
13 Eylül’den itibaren yeni Anaya...
Direnişin belgeselleri
Ziya Halis Kanal 24'te...
EDP'den 'Referandum Forumu'
Kadınlar 'Barış Anayasası' istiy...
Barış için sokaklardayız!
Ziya Halis: 'Başbakanı uyarıyoru...
Hrant'ın Arkadaşları soruyor!
Türkiye'yi bu utançtan kurtarın!
İzmir Belediyesinin zamları ipta...
EDP Kayseri: 'Hayır demek, daha ...
İzmir'de 34 kuruluştan barış çağ...
Ziya Halis Ülke TV'de...
Kars’ta Kürtçe tiyatroya yoğun i...
TMK mağduru çocukları bırakın!
Devletin ayıbı: Resmi cinayetler...
Hrant'ın Arkadaşları: O savunmay...
Uras: 'Bu ateşkesi ıskalamayalım...
Son eklenen haberler

Diğer Makaleler

6- 7 Eylül trajedisi...
Virüs...
Yerindelik denetimi - 2
Aleviler, Kürtler, Emekçiler…
Referandumun çarptığı sol
Kapitalizmin markası...
Sagarmatha'dan Filistin'e...
Referandum ve Aleviler
Diğer önemli maddeler
Sivil vesayet paranoya mı?
Makale Arşivi için tıklayın

İlgili Kategoriler

Politika

E-BÜLTEN

Lütfen e-posta adresinizi giriniz...

KARİKATÜR

Tüm karikatürler

Kavganın esası

Yazıyı Arkadaşına Gönder
Yazıyı Çıkış Al
Atilla Aytemur andaytemur@ttmail.com
23 Temmuz 2010 Cuma

YORGUN CUMHURİYET VE REFERANDUM

Cumhuriyet çok yorgun ve toplumun önemli bir bölümünü oluşturan mağdur dinamiklerin dile getirdikleri talepleri uzun bir süreden beri, demokrasinin kurum ve kuralları içerisinde karşılama yeteneği gösteremiyor ve sıkıştıkça zorbalığa başvuruyor.

Kurucuların 20. Yüzyıl’ın ilk çeyreğinde birleştirici ve bütünleştirici olacağını varsaydıkları anlayışın, ideoloji, kurum ve uygulamaların, çok geçmeden ciddi tıkanmalara neden olduğunu yakın tarihin olayları ve bugün yaşadıklarımız bize yeterince anlatıyor.

12 Eylül 2010’da yapılacak olan Anayasa Referandumu’na da bu noktadan bakabiliriz. Görünürde tartışma hukuki zeminde cereyan etse de, aslında sorunun politik olduğuna ve düzenin önemli tıkanma alanlarıyla açık alakası bulunduğuna işaret etmek hata olmaz.

VESAYETİN TEMELİ İLK YILLARDA ATILDI

Bugün daha iyi anlamlandırdığımız bir nokta var: Asker ve ona bağlı kurumlar başından beri siyasal rejimde ciddi ağırlığa sahip oldular. Kurucu ve yöneticilerin önemli bölümü eğitimini Osmanlı kurumlarında almış asker kişilerdi.

Yeni Cumhuriyet’te de ağırlıkları ve mevcut anlayışları uzun süre devam etti. Yönetici oldular, bakan, başbakan ve cumhurbaşkanı oldular. Birçok şey, yasa ve kurumlar, ideoloji ve uygulamalar, doğal olarak onların benimsemiş oldukları ve yeni rejime taşıdıkları anlayışlara göre şekillendi.

Dünyada o dönemde demokrasi adına model alınabilecek ülke sayısı fazla değildi. Rüzgar da demokratik modellerden yana esmiyordu. Devir halen ve ağırlıkla otoriter ve tek kimlikli ulus-devletlerin devriydi. Üstelik, içinde bulunduğumuz bölgede ve o yıllarda, daha farklı ve demokratik bir modeli ummak ve düşünmek için tarihin epey farklı yaşanması icap ederdi.

Üstelik, Lozan Antlaşması’nda da farklı bir modeli zorlayacak hükümler pek bulunmayınca, inşa edilmekte olan rejimin nasıl bir şey olacağı az çok kestirilebilirdi. Osmanlı İmparatorluğu’nun çok etnili, çok dilli, çok inançlı ve çok kültürlü yapısı çökmüş ve çok sayıda bağımsız devlet ortaya çıkmıştı. Kürtler’in de İslam unsuru içinde kabul edildiği yeni bir devlet kuruluyordu.

TEK KİMLİKLİ ULUS DEVLET VESAYETE MUHTAÇTI

Çok geçmeden gerçekleşenin, Türk ve Sünni unsurun kimliği etrafında şekillenen otoriter ve militer bir cumhuriyet olduğu görülecekti. Üstelik bu, büyük ölçüde köylülerden oluşan toplumun kendi tarihiyle bağları en zecri jakoben adımlarla kesilerek gerçekleştiriliyordu.

Türk milliyetçiliği ve laisist Sünni inancı askeri vesayetin bir dizi kurum ve uygulamaları en sert şekilde devreye sokularak bu hedefe doğru koşuluyordu. İlk yıllar epey sancılı yaşandı. Olağanüstü durumlar ve uygulamalar olağan kabul edildi.

Direnenler ve direnme noktaları vesayet sisteminin zor aygıtlarıyla tabiri caizse dümdüz edildi. Arada oradan buradan alınan kimi, yeni ve modern yasalar rejimin temel karakterini değiştiremedi. Cumhuriyet seçtiği yolda yürümeye devam etti.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında uluslararası tablo demokrasi ve parlamenter çoğulculuk yönünde değişirken, Türkiye bunun dışında kalmadı, kalamadı ve bizde de bazı gelişmeler oldu.

Batı ittifakının parçası olan ülkede çok partili sisteme geçişle birlikte, iktidarın el değiştirdiği görüldü. 1950 seçimleri ve takip eden ilk yıllarda askerin ve vesayet kurumlarının sistemdeki ağırlığı kısmen zayıflasa da, gerilime konu olan her sorunda, bu vesayetçi basınç kendini hissettirmeye yine de devam etti. Rejimde yeni gelişmeleri sindirim zorluğu görülüyordu.

DÜNYA DEĞİŞTİ STATÜKO BİLDİĞİNİ OKUDU

Dünya değişse de çok partili ve demokratik seçimlere dayalı parlamenter sisteme bizdeki vesayet güçleri fazla tahammül edemedi. Üç seçilmişin idamını getiren askeri bir darbe için gerekli bahaneler bulundu ve vesayetin güvenli sularına dönüş yapıldı.

27 Mayıs 1960 Askeri Darbesi, içinde özgürleşme doğrultusunda bazı önemli yenilikler barındıran bir anayasa getirse bile, rejim modeli itibariyle demokratik seçimlere ve halk iradesine güvensizliği sergileyen, yeniden vesayetçi modele dönüşün ve onu tahkim etmenin yeni bir evresi olarak tarihe geçti.

Yeni vesayet kurumları (MGK, TBMM’yi kuşatan yüksek yargı kurumları, vb.) sisteme ilave edildi. 12 Mart 1971 Askeri Muhtırası, 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi ve nihayet 28 Şubat 1997 Post Modern Darbesi ve bunları takip eden dönemlerde Anayasa, yasa ve bir dizi genelge ve yönetmeliklerde yapılan değişiklikler ile parti kapatmak gibi anti-demokratik uygulama yoluyla vesayet sistemi yetkinleştirildi ve geliştirildi.

12 Eylül ve Anayasası bunların arasında özel bir konuma yerleşmeyi ve başlı başına ele alınmayı hak ediyor. Otuz yıldan beri ona karşı yükseltilen tepki ve itirazlara rağmen, günlük hayatımızı tepeden tırnağa etkileyen unsurlarıyla, siyasal tarihimizde bir utanç abidesi gibi yükselmeye devam ediyor.

AB ÜYELİĞİ VESAYETİ ZORA SOKTU

Rejim bağlamında tartıştığımıza göre, AB’nin bu tartışmadaki yerini ele almamak doğru olmayacaktır. Bilindiği gibi, AB hedefinin getirdiği bazı demokrasi yükümlülükleri epey zamandan beri mevcut sistemle çelişiyordu. Bu nedenle de, sert tartışmaların konusu oluyordu.

Vesayetin devamından yana olan kesimler, bu değişiklik istemlerine hep direnç gösterdiler. AB’ye başvurusunu hemen ilk yapanlar arasında olmasına karşın Türkiye, kayda değer bir mesafe alamayan ender ülkelerdendi.

Avrupa devletlerinden bazılarının bu konudaki dışlayıcı politikalarını tartışmanın dışında tutarsak, yıllardır devletin kadim bir batılılaşma (uygarlaşma) hedefi olarak sunulmasına karşın, onun koşullarını yerine getirmek konusunda son yıllara kadar ciddi bir istek gösterilmedi ve çaba sergilenmedi.

Özellikle Kopenhag Kriterleri adıyla bilinen demokratikleşme yükümlülüklerine hep mesafeli duruldu. Vesayeti az çok sarsacak anayasal ve yasal değişiklik unsurların çoğu bu alanda kümeleniyordu. İktidar konumunda veya muhalefette bulunan vesayetçi partiler, ordu, yüksek yargı kurumları ve yakın zamana kadar vesayetin yedek gücü durumunda olan bazı üniversite yönetimleri ve YÖK bu alanda değişime direnç gösterdiler.

AB KARŞITLIĞI VESAYETİN ÖMRÜNE DOPİNG OLUYOR

Düzen mağdurlarının bir bölümü ise AB’ye geleneksel “emperyalizm” kavramı çerçevesinde baktıklarından, bu zeminde yapılacak değişikliklere gereken desteği vermeme zaafına düştüler.

Bunlardan dolayı vesayetçi düzen AB değişikliklerini az hasarla kurtardı. Özellikle solun önemli bir kesiminin “AB emperyalizmine karşı çıktığını” öne sürmesini veya “kendi özgürlük ütopyasını burjuva liberal demokrasinin çerçevesiyle sınırlamadığını” iddia etmesini, bu kapsamda vesayet güçleriyle aynı hatta buluşmaktan çekinmediğini atlamamak lazım.

Yine de, vesayeti sarsan önemli kimi yasal adımlar AB sürecinde ve geçtiğimiz son on yılda, muhtelif hükümetler döneminde gerçekleşti. Tansu Çiller, Mesut Yılmaz, Bülent Ecevit ve Tayyip Erdoğan Hükümetleri döneminde parlamentodan önemli değişiklikler geçti.

Hal böyleyken, askeri ve sivil bürokrasi de bu değişiklikleri dikkate almayan ve vesayetin eski anlayış ve uygulamalarında direnen tavırlar sıkça görüldü. Askeri ve sivil yargıda bazı yasa maddeleriyle ilgili şaşırtıcı kararlar, ünlü fikir insanları ve gazetecilerin yargılandığı davalar kamuoyunu günlerce meşgul etti.

Ancak, burada dikkat çekici olan, ülke ve dünya şartlarının vesayetçi sistemi ciddi ölçüde zorlamaya başlamasıydı. Ülke içinde değişik muhalif dinamikler, güçlü iş çevreleri, dışarıda Türkiye’nin geleneksel müttefikleri değişimin zorunlu olduğu noktasında buluşuyorlardı. Kendini dayatan hiçbir sorunu, vesayet sisteminin kurum ve kuralları içinde çözemeyen Türkiye’nin gerilimden gerilime, krizden krize sürüklenmesi, artık hiçbir kesim tarafından görmezden gelinemiyordu.

DİRENİŞ VE TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ BİRARADA

Vesayet yanlısı güçlerin Türkiye’ye bu deli gömleğini giydirmeleri dikensiz gül bahçesinde gerçekleşmedi. Uzun ve sancılı bir süreç yaşandı. Değişik kesimlerden değişik dirençlerle karşılaştı bu sistem. Kimi zaman kısmen geri çekilen vesayet, yeniden hamle yapmak için hep fırsat kolladı .

Muhalif dinamikler, yani işçiler, üniversite gençliği, köylüler, yoksullar, dindarlar, Kürtler, sosyalistler, Aleviler, aydınlar, demokratlar, azınlıklar, mağduru oldukları bu sistemin karşısına zaman zaman dikildiler. Kimi zaman da uluslararası baskılar oldu ve o nedenle sistem kısmen geri adım atmak zorunda kaldı.

Ama, geçtiğimiz onlarca yılın hikayesine bakınca, vesayetçi rejimin varlığını sürdürmek için her zaman olmadık yollara başvurduğu, komplolar kurup kaoslar yarattığı, toplumu manipule ettiği, devlet içinde ve dışında gizli örgüt ve çeteler kurduğu, statükocu güçleri değişik aşamalarda, değişik kombinasyonlar içinde devreye soktuğu görüldü.

Bu konuda 6-7 Eylül Olayları, 27 Mayıs öncesi yaşananlar, 12 Mart Muhtırası’na giden süreç, 12 Eylül’ün adım adım hazırlanması, siyasal suikastler vb. yeterli fikir veriyor. Halkın haklı mücadeleleri çeşitli yollarla vesayetin güçlendirilmesi için kullanılmak istendi, bunun için inanılmaz yasa dışı metodlar geliştirildi. Mağdur kesimler üzerinden toplum mühendislikleri devreye sokuldu.

VESAYETİN NÖBET SİSTEMİ

Bütün bunlarda görünen şudur: statüko yanlısı sivil güçlerin yetmediği yerde askeri ve idari bürokrasi, onların da yetmediği durumlarda bazı yüksek yargı kurumları devreye girerek, temelleri Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında atılan bu sistemi devam ettirmeye çalıştı.

Arada bazı demokratikleşme hamlelerine rağmen, bu vesayet sistemi hep bir devamlılık gösterdi. Bu bakımdan, 87 yıllık Cumhuriyet tarihi, aynı zamanda vesayet sistemi ile demokrasi arasında süren bir mücadelenin tarihi olarak da ifade edilebilir.

Vesayet sistemini yalnızca anayasa, yasa ve yönetmelikler gibi belgelere yansımış anlayış, kurum ve kurallarla devam ettirmek istenmemiştir. Asıl, Türkiye’nin toplumsal yaşamının kökten etkileyen siyasal sorunların demokratik bir çözüme kavuşmaması için izlenen politikalar vesayetin ömrüne ömür katmıştır. Kürt sorunu, düşünce özgürlüğü sorunu, farklı inançlar ve kültürler, Ermeni sorunu, Alevi sorunu, azınlıklar sorunu, Kıbrıs sorunu, işçi ve çalışan sınıfların hakları, vb. bunların başında gelmektedir.

SORUN ANAYASAYLA SINIRLI DEĞİL

Dönemine göre, Cumhuriyet’in ve vesayet kurumlarının bu tercih ve uygulamaları bazı önemli toplumsal dinamiklerin haklı tepki ve dirençlerine yol açmıştır. Özellikle Kürtler, dini bakımdan muhafazakar kesimler, Aleviler, sosyalistler değişik dönemlerde bu dirençlerini sergilemişlerdir. Bunların her biri, vesayetin kırmızı kitabına, yani gizli anayasasına alt edilmesi gereken yakın hedef olarak girmişler ve muhtelif muamelelere muhatap olmuşlardır. Kürtler’in, solcuların, Ermeniler’in, Rumlar’ın, Aleviler’in ve dindarların hangi dönemlerde, hangi yollarla siyasal hedef haline getirildikleri, az çok hafızalardadır.

Dolayısıyla, Türkiye’de vesayet sadece bir yasa sorunu değildir. Onun devamından yana olan güçler, her ne pahasına olursa olsun, varlıklarını sürdürebilmek uğruna, kadim sorunların çözüme kavuşmaması için ellerinden geleni sergilemektedirler.

O sebeple, son bir iki yıla damgasına vuran olaylardaki siyasal saflaşmalara bakınca, bunun tesadüfi bir saflaşma olmadığı görülür. Sorunlar demokratik çözüme kavuşmaktan uzaklaştıkça vesayet ve kurumları güçlenmiş, sorunlar çözüldükçe vesayet ve kurumları zayıflamıştır. Yani, demokrasi ve özgürlükler ile vesayet arasında ters orantı söz konusudur.

ULUS DEVLET LOJİSTİĞİNİ VESAYETTEN ALIYOR

Değişim talebi ile statüko arasındaki bitmez tükenmez mücadele, vesayetle kuşatılmış Cumhuriyet’i yorgun düşürdü. Kendini tek etnisite, tek kültür, tek dil ve tek inancın hakimiyeti ve üstünlüğü üzerine, yani tek kimlik (sünni ve laik Türk) üzerine bina eden rejim, desteğini geniş kitleler içinde elde edemeyeceği için, zorunlu olarak aradığı dayanağını vesayette bulmuştur.

İdeolojik, politik, kurumsal ve kadrosal lojistiğini vesayet sisteminden alan bir ulus devlettir söz konusu olan. Bu durumu sürdürmesi de kolay olmamış, baskı ve şiddet yoluna başvurmayı olağan sistem haline getirilmiştir. Toplumsal dinamiklerle arasındaki gerilim ancak, ciddi bir değişim ve yenilenmeyle ortadan kaldırılabilecekken, demokratik taleplere direnç gösteren düzen giderek kendini sürdürme yeteneğini kaybetme noktasına gelmiştir.

DEĞİŞİM TALEBİ ARTTIKÇA SİSTEM TÖKEZLİYOR

Bu sistem uzun süredir tökezliyor. Toplumsal talepleri karşılamaktaki yetmezliği artık kronik bir hal almış durumda. Problemleri çözmek bir yana, gün geçtikçe mağduriyetleri çoğaltıyor.

Derin ve kapsamlı bir organ yetmezliği yaşayan Cumhuriyet, değişim taleplerine direndikçe her tarafında çürüme ve kokma belirtileri gösteriyor. Son dönemde yaşadığımız darbe girişimleri, davalar, çeteleşmeler vb.bunu açıkça gösteriyor.

Devlet bütün kurumlarıyla kapsamlı bir tartışma ve saflaşmanın içine çekilmiş durumda. Saflaşan taraflar arasında hamleleri karşı hamleler kovalıyor. Dosyalar dosyaları izliyor. Kamuoyu her gün vesayetle alakalı yeni bir skandala uyanıyor. Her olay, değişim ve statüko arasındaki kavgada yerini alıyor.

Tam da böyle bir süreçte, vesayet rejimiyle problemi olan kesimlerden bir bölümünün temsilcisi olan AKP’nin girişimiyle TBMM’den geçen Anayasa değişiklikleri paketinin referanduma sunulması, değişim ve statüko arasındaki kavganın yeni bir merhalesidir.

Her siyasal özne bu saflaşmada kendi özgün gerekçeleriyle yer alıyor. Değişikliklerin yetersizliği, kamuoyu gündemine getirilişindeki zaaflar, iktidara olan güvensizlikler ortada.

Ama, kavganın esası Türkiye’nin değişim güçleriyle statüko arasında sürmektedir. Bu gerçekliği hiçbir gerekçe ortadan kaldıramıyor.

SOLDA YARILMA DEVAM EDİYOR

Solda görülen derin yarılmanın ardında da, değişim ve yenilenmeden yana olmak ya da muhafazakarlıkta direnmek yatıyor. AKP’yi, onun niyetlerini, dışlayıcı üslubunu ve daha bir çok şeyi ileri sürerek, 12 Eylül 1982 Darbe Anayasası ve rejiminin güçlü bir tokat yemesini bir süre daha ertelemek, toptan değiştireceğimiz günü bekleyerek “hayır” demek ya da “sandığa gitmemek”, önceki dönemlerde yapılan değişikliklere yönelik bakış ve davranışla kıyaslanınca sol adına epey çelişkili bir tavır olarak görünüyor.

Çünkü, şimdiye kadar gerçekleşen 85 maddedeki değişiklikleri de bu iktidar ve benzeri iktidar ve siyasal güçler kamuoyunun gündemine taşıdı. Doğrudan solun elinde şekillenen, ya da onun kamuoyunun önüne getirip sonuçlandırdığı değişiklik olması gibi bir şart aranmadı.

“Yapılan değişiklikler bütünsel değişiklikler değil” ya da “mevcut iktidarı güçlendirecek değişiklikler”şeklinde itirazlarla da karşılanmadı. Olan bitenin içeriğine ve o dönemde taşıdığı konjonktürel anlama bakıldı. Hele değişikliği parlamentoya getiren siyasal güce, güvenip güvenmeme gibi subjektif yaklaşımlar asla bir kriter haline getirilmedi. Değişikliklere karşı alınan tavrın ölçüsü böyle şeyler olmadı.

HAKLIYIZ! BU TEREDDÜT NİYE !?

AKP’nin 12 Eylül 1980 Darbesi’ne yönelik tepkileri yürüteceği kampanyada değerlendireceği ve propagandasının belli başlı temalarından birinin “hesap sorma” olacağı anlaşılıyor.

Bunun için solun ah-vah etmek yerine, askeri vesayet rejiminin ve statükocu güçlerin gerçek mağdurları olmanın getirdiği haklılık zemininde, önümüzdeki ilk hesaplaşma durağında yerini alması gerekir.

Ancak, solun sınırlı bir kesimi dışında kalanların AKP’ye ve ağırlıkla onun elinde şekillenen değişimlere, ulasalcılığın bilinen siyasal reflekslerinin ötesine geçen bir anlayışla yaklaşmayacakları belli oluyor. Demek ki, soldaki yarılma derinleşerek devam edecek. Bunda da pek üzülecek bir durum yok.

Referandumdan hangi sonuç çıkarsa çıksın, yeni bir anayasaya yine ihtiyacımız olacak. Çünkü, vesayetçi sistemin ve darbelerin siyasal rejimdeki izleri bu değişiklerle tamamen silinmeyecek.

12 Eylül 2010’un getireceği değişiklikler vesayetçi rejimden uzaklaşmak için ciddi bir adım olacak.

Demokrasi, eşitlik, özgürlük, barış ve adalet idealinin güçleri için o gün verilecek “EVET” oyu, vesayetin yorduğu bir Cumhuriyet’te daha ötesine gidebilmek için yeni bir başlangıç olarak görülmelidir.
Yazar:Atilla Aytemur
Anasayfa | Künye | İletişim

turnusol.biz - 2008   Kolektif girişim ve fikir imecesi ürünüdür.

turnusol.biz, internet yayıncılığı etik ilkelerine uyar. Ticari olmayan kullanım amaçlarınız için bu siteden yazı ve malzeme indirebilirsiniz.