TÜRKİYE'DE ENERJİ ÜRETİMİ VE 'YAŞAM' DİYE TUTTURANLAR...
AKP hükûmeti, pahalı ve zararlı enerji projelerine bayılıyor. Şu anda, 1700'den fazla hidro elektrik santral (HES) projesi ve 47 adet termik santral projesi gündemde; son aylarda da, iki adet nur topu gibi nükleer projemiz doğdu.
HES ler, dereleri ve suların beslediği ekosistemleri yok ediyor, yerel tarımı ortadan kaldırıyor. HES projelerinin olduğu yörelerde halk dehşet içinde direniyor. Gündemdeki HES lerin 20'si yerel halkın mücadelesiyle, yargı tarafından durduruldu.
Termik santraller etrafa saçtıkları kül, karbon monoksit, kükürt dioksit gibi zehirli gazlarla çeşitli hastalıklara yol açtıkları gibi, boşalttıkları su ile denizleri, gölleri ve nehirleri kirletiyor, zehirliyorlar. Sera etkisini hızlandırıyorlar. (Termik santrallerde üretilen enerjinin ancak %30 ya da %40'ı elektriğe dönüştürülebiliyor. Geri kalan %60'ı kazandan ısı enerjisi olarak yitiriliyor ya da bacadan atılıyor.) Gelişmiş ülkeler artik bu ucubeleri yapmıyor ama onları pazarlık gücü olmayan ülkelere satmaya uğraşıyorlar.
Nükleer santrallerin ise inşası ve bakımı o kadar pahalı ki, ürettikleri enerjinin maliyeti çok yüksek oluyor. (Bu nedenle, topraklarından uranyum çıktığı için nükleer santrallere 1970'lerde hırsla sarılmış olan Kanada, artık nükleer santral yapmadığı gibi, yaptıklarını da yavaş yavaş devreden çıkarıyor). Radyoaktif atık sorununa dünyanın hiç bir yerinde çözüm bulunamadı. Her geçen gün daha büyük bir problem oluşturan bu atıkların, (Türkiye gibi) gözden çıkarılan ülkelerde depolanması konuşuluyor. Üstelik nükleer enerji, Türkiye'nin yabancı ülkelere bağımlılığını artıracak bir endüstri.
Geçenlerde, biz ekoloji saplantısı olanlar, bu projelerin birilerine rant sağladığından, geri dönüşümü olmayan ekolojik yıkımlara neden olacaklarından, gelişmiş ülkelerin artık böyle riskli, kirletici projelere rağbet etmediğinden dem vururken, solcu, akademisyen bir arkadaş, "ama Türkiye o ülkelerle karşılaştırılamaz ki, Türkiye'nin hızla endüstrileşmesi gerekiyor. Gereken enerji, rüzgarla falan sağlanabilecek bir şey değil" sözleriyle, doğayı öldüren 'kalkınma'yı adeta savundu.
O gün, bugün, kafamın içinde bu arkadaşa yanıt verip duruyorum... Sonunda, Çevre Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu üyesi ve yıllarını Türkiye’nin enerji sorunlarıyla uğraşmaya vermiş olan mühendis dostum Murat Taşdemir’in kanıtladığı bazı bilgilerle, yanıtımı yazıya dökmeye giriştim.
Önce, bazı genel bilgi parçacıkları:
Türkiye'nin bir enerji politikası yok. Hükûmet, ne kadar enerji ürettiğini de bilmiyor, halkının ve endüstrisinin ne kadar enerji tükettiğini de...
Üretim, İletim ve dağıtımdaki enerji kayıplarını ise hiç bilmiyor, ya da bilmezden geliyor.
Iste size basit bir istatistik: Türkiye'de üretilen enerjinin %60'ı kayboluyor. Türkiye, hiç bir yeni santral yapmayıp elindekilerin yarısını verimli hale getirse enerji eksiği olmayacak. Ancak, yeni projeler birilerine büyük rant sağladığı için onlara öncelik verilmesi yönünde baskılar var.
Üretimde enerji kaybı nasıl mı olur? Biraz teknik bir konu ama kısacası, su buhar haline getirilip türbine gönderildiğinde, türbine giren buharın basıncının, türbinden çıkacak olan basınçtan az olması gerekiyor. Basıncı azaltmak icin buhar nehire ya da havaya veriliyor -- böylece o enerji kayboluyor. (Birçok Avrupa ülkesinde, bizde havaya salınan bu buhar evleri ısıtmaya yönlendiriliyor.)
Enerji iletiminde oluşan kayıplar ise, iletim hatlarının eskiliğinden ve ülkemizin kullandığı merkezî dağıtım sisteminde hatların ulaşması gereken mesafenin çok uzun olmasından kaynaklanıyor. Merkezî sistemden vaz geçip, enerjinin üretilen yere yakın tüketilmesi, iletim hatlarını yenileme zahmetinde bulunulması (bunda büyük rant yok!) bu kayıpları çok azaltabilir.
Enerji dağıtımındaki kayıplar ise eski havaî hatlar nedeniyle korkunç boyutlarda. Endüstride tüketim kayıpları da öyle -- bu kayıpları önlemek bakım ve yatırımla mümkün. Ancak bakım ve kayıpları önleme yatırımları yeni proje ihaleleri gibi kârlı olmadığından yapılmıyor.
İşte, Türkiye'nin enerji gerçeği bu kadar basit ve bu kadar acı.
Türkiye'nin enerji politikası olsa, bu politika iyi yönetilse ve rant peşindeki şirketlerin baskısı dizginlenebilse, bu ülke, hiç bir yeni HES ya da termik santral -- hele hele nükleer santral – yapmadan, artan nüfusu düzgün bir yaşam seviyesine ulaşıncaya kadar, gelişen endüstrisinin enerji ihtiyacını karşılayabilir. (Elbette enerji tasarrufunun da böyle bir programda yeri olacaktır).
Evet, yenilebilir, temiz enerji kaynaklarının kullanımı da enerji politikasının bir parçası olmalıdır ancak devasa rüzgar enerjisi projeleri de elektrik santralleri kadar yanlış olur. Rüzgar enerjisi bazı bölgelerin yerel ihtiyaçlarını karşılamakta yararlı olabilir. Öncelik, tüm konvansiyonel santrallerin verimini artırmak ve kayıpları önlemek olmalıdır.
Bana "ama Türkiye hızla endüstrileşmelidir" diyen solcu arkadaşa hatırlatmam gereken bir nokta daha var: bildiğimiz gibi, hızla sermaye biriktirerek endüstrileşmenin bir yolu da 19. yy. Avrupa'sında (ve bugün çeşitli Asya ülkelerinde) olduğu gibi işçilerin ölesiye sömürülmesidir. Sosyalist (hatta Sosyal Demokrat) arkadaşların bu tür acımasız insan sömürüsünü “kalkınma” adına savunacağına inanmıyorum. Kapitalizmin, (neo-liberalizmin) ölesiye sömürdüğü alanlardan birinin de doğa olduğunu artık göz ardı edemeyiz. İşçilerin, halkların ezilmesine, yok edilmesine demokrasi adına, eşitlik ve adalet adına karşı çıkıyoruz -- çıkmalıyız. Kısa sürede yüksek kâr hırsıyla birçoğumuza yutturulan, "kalkınma" masallarına ve ekolojik dengelerin geri dönüşümü olmayacak şekilde yok edilmesine de karşı çıkamazsak, demokrasi de, eşitlik de, adalet de sözde kalır.
Çünkü artık, demokrasiyi, halkları, kadınları, çocukları, emekçileri, özgürlükleri savunabilmek icin, önce yaşamı savunmamız gerekiyor.